Thursday, December 6, 2012

Jean-Luc Godard - Le Mépris (1963)

To me, it always required certain accumulation of knowledge on art to approach Godard cinema which is made up of movies that cannot be seen and understood as a duck takes to water, but movies that required me to read a lot after watching them, to explore what I have missed. Not so far-back, just four years ago, I made the decision to pursue a master degree in the city of Lyon, a decision which was well affected by my love of cinema. Lyon was the city where 'cinema' was pioneered by the invention of the device called Cinématographe (see the Lumière brothers). There I got embarked upon the filmography of Jean-Luc Godard with the first DVD I borrowed from the Lyon Municipal Library: À bout de souffle. At the end of my courses, in the evenings, while I was living and breathing Godard starting from his first short films to his feature-length films, Pierrot Le Fou wouldn't portray me any better at those times. For I always postpone to consume things that I fall for, I didn't even notice that a four-year passed since I last watched a Godard movie. Having recently seen Le Mépris (Contempt) (1963), I wanted to have some notes on a Godard film on this blog.

Godard sineması benim için yaklaşılması sanat üzerine bilgi ve birikim isteyen, öyle bir çırpıda izlenip anlaşılacak çerez filmlerden oluşmadığı için filmi izledikten sonra acaba neler kaçırdım deyip günlerce o film üzerine okuduğum filmlerden oluşur. Çok değil dört sene kadar once sinema aşkıyla Master için Lyon kentini (sinemanın ilk kez Sinematograf adli aygıt ile keşfedildiği şehir bkz: Lumière kardeşler) seçmemle beraber filmografisine Lyon Kütüphanesi’nden aldığım À bout de souffle ile siftah yaptım. Ders çıkışı Godard’la yatıp Godard’la kalktığım odamda ilk kısa filmlerinden , uzun metraj filmlerini sırayla tüketirken Pierrot Le Fou benim o zamanki halimi daha iyi tasfir edemezdi. Çok beğendiğim şeyleri tüketmeyi sona ertelediğimden bir dört senenin geçtiğini farketmedim bile. Le Mépris’i izleyince bu blog’da bir Godard filmi incelemesi bulunsun istedim. 
Le Mépris is a movie within a movie and the first big-budget film of Godard who had been making his movies far-off from commercial concerns. The movie is an adaptation of the book named Il Disprezzo (Contempt) of Alberto Moravia's. The dilemma of "the art or the money?" is being told through the dissolution of the marriage of the screenwriter Javal Paul (Michel Piccoli) who is in the eve of accepting a project that will bring a lot of money and keep his beautiful wife Camille (Brigitte Bardot) happy. Paul is hired by the American producer Jeremy Prokosch (Jack Palance), to write the screenplay of the film adapted from Homer's Odyssey and will be directed by Fritz Lang (playing himself in the movie). Prokosch takes an aversion to the artistic approach of Lang's to the film, and desires the film to be away from those elements and close to his views.

Le Mépris film içinde bir film ve ticari kaygıdan bağımsız film yapan Godard’ın ilk büyük bütçeli filmi. Film Alberto Moravia’nin Il Disprezzo (Küçümseme) isimli kitabından bir uyarlama. Senaryo yazarlığı yapan Paul Javal’ın (Michel Piccoli) güzel eşi Camille’i (Brigitte Bardot) mutlu etmek için çok para getirecek bir projeyi kabul etme aşamasında kaldığı "sanat mı, para mı" ikilemini çiftin dağılma arefesindeki evlilikleri üzerinden anlatır. Paul Amerikan film yapımcısı Jeremy Prokosch (Jack Palance) tarafından, Fritz Lang’ın (filmde kendisini oynuyor) yöneteceği Homer’ın Odyssey kitabının senaryo uyarlamasını yapması için işe alınır. Prokosch Lang’ın filme olan artistik yaklaşımını sevmemekte, filmin bu öğelerden uzak, kendi görüşlerine yakın olmasını istemektedir. 
Apparently, it was easy for Fritz Lang to accept the invitation to take a part in Godard's film since he admired Godard cinema. Lang plays himself in the film, a director that does not make concessions in his art. Godard, through Lang, puts across the degeneration in the movie making art, as well as the intellectual narration that received a blow to make money and yielded its place to the shallow narrative. Godard, in a way, criticizes  Hollywood cinema here.

Fritz Lang’ın, Godard’ın filmde oynama davetini kabul etmesi kolay olmuş, çünkü kendisi Godard sinemasının hayranlarındanmış. Lang filmde kendini canlandırıyor, sanatından ödün vermeyen bir yönetmeni. Godard onun üzerinden sinema sanatının yozlaşmasını, para için yapılan sanatta(!) entellektüel anlatımın darbe almasını ve yerini genelin kabul ettiği sığ anlatıma bırakmasını konu alıyor. Godard bir bakıma Hollywood sinemasını eleştirmekte burada. 
While Paul is content of the job that he accepted to please his wife by earning more money, he is also in a dilemma, for he put aside his art. As Lang hints at the cruel world ruled by the money, he becomes more and more irresolute about the project. On the other hand, Camille begins to have contempt towards him and she cannot explain the reason. Perhaps, the way that Paul ignored Prokosch's interest to his wife has an effect on her feelings. Camille can not explain this, and says to Paul: "I despise you for being unable to say no. I find you meek!"

Paul para kazanıp eşini daha da mutlu etmek için kabul ettiği bu işten bir yandan memnunken, bir yandan da sanatını kenara attığı için bir ikilem arasındadır. Lang’ın da paranın sözünün geçtiğini söylediği bu acımasız dünyadan söz etmesiyle iyice ikileme düşer. Diğer yandan Camille, eşine bu durum karşısında nedenini açıklayamadığı bir küçümseme beslemeye başlar, bunda belki de Paul’un bu ikilem içerisinde gidip gelirken Prokosch’un eşine karşı olan ilgisini dikkate almaması vardır. Camille bunu açıklayamaz ve Paul’a şöyle söyler: "Seni hayır diyemediğin için küçük görüyorum. Seni ezik buluyorum!". 
Le Mépris is a film where Godard's frankly expressed his artistic concerns in parallel to the story of a failing marriage. While Paul is faced with the risk to sell and disregard his art, the situation between him and his wife is not so different than between him and his art. Is it Paul to be despised, or is he the one to be understood?

Le Mépris Godard’ın sanatsal kaygılarını açıkça dile getirdiği, bu kaygıları çöken bir evliliğe paralel anlattığı bir filmdir. Paul sanatını satmak, ayaklar altına almak riski ile karşı karşıya iken aynı zamanda eşi ile olan durum da sanatıyla olan durumdan farksız değildir. Küçümsenmesi gereken Paul mudur, yoksa onu anlamaya mı çalışmalıdır?
Le Mépris is shot with a wide-angle camera, full with camera movements, inebriates the one with a visual feast of colors. Lasting up to half an hour in the middle of the film, the apartment scene where the couple's positions relative to the items in the room (status, columns, et.) are thought ingeniously in such a way that Godard doesn't only calls upon the dialogs for the narration, but also strengthens it with visual elements. He symbolizes the couple's breaking relationship with the objects that intervene between them.

Le Mépris geniş açı kamera ile çekilmiş, kamera hareketleriyle dolu, renklerin insanın başını döndürdüğü harika bir görsel şölen. Filmin orta yerinde bir yarım saat kadar süren apartman sahnesinde çiftin kameranın görüş alanı içerisindeki pozisyonları, apartmanın öğeleriyle (heykel, kolon, vs.) öyle bir konumlanmış ki, Godard hikayeyi geliştirmekte sadece diyaloğu kullanmamış, fakat anlatımı görsel öğelerle de pekiştirmiş. Çiftin kopma noktasına gelen ilişkilerini, aralarına giren eşyalar ile simgelemiş.
Godard is a filmmaker who loves metaphors. During a long scene where Lang and Paul are talking about the scenario of Odyssey, Paul relates Penelope with Camille and tries tries to understand the story through his wife. Odyssey is used as a metaphor to contribute to the narrative. Since I didn't read the book (Il Disprezzo), I am not sure if it is Godard or Alberto Moravia that fictionalized this, but it is known that Godard likes these kind of connotations, relating art with another form of idea/art. Maybe that's why, when the film production company requested to put forward Bardot's naked body in the film, Godard didn't refuse, but agreed, since it will contribute to the story. For the audience that watches the film to see Bardot's naked body, it will connotate that Godard was torn between the producers' demands to sell the movie and making his own art.

in three words: multi-layered, intellectual, eclectic 

Godard metaforları seven bir yönetmen. Lang’ın ve Paul’un Odyssey’in senaryosu üzerine sohbet ettikleri uzun sahnede Penelope’yi Camille ile ilişkilendiren Paul, hikayeyi eşinin üzerinden ele alarak kavramaya çalışmaktadır. Burada Odyssey bir metafor olarak hikayeye katkıda bulunması için kullanılmıştır. Bunu Godard mı, kitabın yazarı Alberto Moravia mı kurguladı, kitabı okumadığım için bilemiyorum, fakat Godard’ın bu gibi çağrışımları, sanatı sanatla ilişkilendirmeye çalışması bilinen bir şey. Belki de bu yüzden Godard, prodüksiyon şirketinin isteği üzerine Bardot’un çıplak vücudunun filmde öne çıkacak kereler bulunmasını hikayeye katkıda bulunduğu için kabul etti. Zira filmi Bardot için izleyenler Godard’ın filmi satmak için prodüktörün istekleri ve kendi sanatı arasında kalmış olduğuna çağrışım yapabilir. 

üç kelime ile: çok katmanlı, entellektüel, derleyen

Sunday, September 30, 2012

Andrzej Wajda - Katyn (2007)

Andrzrej Wajda
Is there any of you who haven't heard of Wajda? who haven't seen any of his films? An intellectual with a good understanding and assimilation of his country couldn't have described it this beautifully. Wajda's films handle the history and the people of Poland; they touch the political and social evolution of this country after the 2nd World War. That is to say, the subjects of Wajda's films are sensitive. In Katyn (2007), Wajda reveals his country's tragic historical facts that he was personally involved, but he postponed to portray it for many years due to political reasons.

Wajda’yı tanımayanınız var mı? Bir Wajda filmi izlemeyeniniz? Ülkesini bu kadar iyi anlayan, sindiren bir entellektüel bir bu kadar da güzel anlatabilir. Polonya tarihini, insanını işler Wajda filmleri; 2. Dünyaşı’ndan çıkan ülkesinin politik ve sosyal evrimine dokunur. Yani konuları hassastır Wajda filmlerinin. Katyn’de Wajda politik sebeplerden yıllardır ertelediği, kişisel olarak da kendisinin de içinde bulunduğu trajik bir tarihi gerçeği gözler önüne seriyor.
Poland got out from the sovereignty of the Communist regime in 1989. While Katyn, the brutal massacre, took its place in history, it was not, of course, possible to make a movie on this subject in Poland until 1989. Wajda's father was murdered in the massacre too. Growing up during the war, having lost his father, seeing his mother's pain and the pain of the people of his country, Wajda obviously didn't have an easy childhood.

Polonya 1989 yılında komunist rejimin dağılmasıyla Sovyet egemenliğinden çıkmış. Katyn de vahşi bir katliam olarak tarihe geçerken pek tabi ki bu konu üzerine film yapmak Polonya’da 1989’a kadar mümkün olmamış. Wajda’nın babası da bu katliamda hayatını kaybetmiş. Savaş yıllarında büyümüş, babasını kaybetmiş, annesinin acısını, ülkesinin insanlarının acısını görerek büyüdüğü bir çocukluğu olmuş Wajda’nın.
I cannot deny that it was troubling to watch Katyn. The movie shakes you from the beginning till the end. The testimony of the endless suffering of the film doesn't know its ending. Piece by piece, it manifests the intersecting, common stories of people, albeit different from each other, and the suffering that is related to the entire nation. The film starts with the images of Poland in 1939, where the Polish people are running away from the occupation of enemy soldiers. While everybody is heading away from the battle field, one woman is moving towards it: she is going to the prisoner camp of the enemy where her husband is...

Katyn’i izlerken çok sıkıntı çektiğimi saklamayacağım. Film sizi başından sonuna kadar çalkalıyor. Filmin yaşanan acılara şahitliği bitmek bilmiyor, parça parça bir şekilde hikayeleri kesişen insanların birbirinden farklı da olsa ortak olan, tüm ulusu ilgilendiren acılarını ortaya koyuyor. 1939 yılında savaş isgali altındaki Polonya halkının düşman askerinden kaçarkenki görüntüleriyle başlıyor film. Herkes bir tarafa doğru giderken sadece bir kadın, kızının elinden tutarak kimsenin gitmediği bir yöne doğru ilerlemektedir: kocasının esir alındığı düşman kampına…
Her husband is put aboard a train, the train sets off to an unknown destination. The only thing that consoles her is the fact that her husband is alive. She prays for his return, while believing that being a prisoner is better than being dead.

Kocası bir trene bindirilir, tren bilinmeyen bir yöne doğru yola çıkar. Kendini avuttuğu tek şey en azından kocasının hayatta olmasıdır. Ne de olsa ölmüş olmasından çok daha iyi olduğunu düşünerek savaş esiri kocasını beklemeye devam eder.
However, the truth comes to light much later after the end of the war. While the Russian and German governments accuse each other, Polish people know the truth and try to face it. However, no one can talk about it, since Poland is still under the occupation of Russia that is responsible for this atrocity. Thus, the subject is shelved as a taboo.

Gerçek su yüzüne savaş bittikten çok daha sonra çıkacaktır. Rusya ve Almanya hükümetleri birbirlerini suçlarken Polonya halkı gerçeği bilmekte ve yüzleşmeye çalışmaktadır. Fakat kimse bu konuyu konuşamaz, çünkü Polonya halen bu acımasızlığın sorumlusu olan düşmanın işgali altındadır, ve konu bir tabu olarak rafa kaldırılır.
The movie is full of details. For example, at one part, while Russian troops were tearing the Polish flag which consists of a red and white strip, one of the Russian soldiers rolled the white part of the flag as socks to his feet, while another soldier hang back the red part as a Soviet flag.

Film detaylarla dolu. Mesela bir yerinde düşman askerlerinin bir tren istasyonunda kırmızı ve beyaz şeritten oluşan Polonya bayrağını yırtıp beyaz tarafını çorap olarak kullanmak için ayagına sararken kırmızı tarafını Sovyet bayrağı olarak direğe geri asar.
The actors' performance is excellent. I don't think they left much work to the director. Their performances were genuine as if they were feeling the story inside as if they lived those moments themselves. They seem perfectly aware that they were representing the sad event in their history.

Oyunculuk performansı normalin çok üstünde ve bence yönetmene fazla da iş bırakmamışlar. Aktörler filmi, hikayeyi içlerinde hissederek, resmen yaşayarak anlatmışlar. Kendi halklarının hüzünlü tarihini anlattıklarının farkındalar.
One of the good things of watching a movie from a DVD is that sometimes there are additional contents showing how the movies were filmed. This time, they have included a one-hour interview with Wajda in the DVD. There, Wajda tells us why it took a such a long time for him to start shooting Katyn, and that it felt like a duty for him. "Shall I have told the movie from the perspective of my mother, or from the perspective of my father. Which actors should have taken part in it, which scenarists should I have worked with...all of these were question marks to me, and I wanted everything to be exactly as I wanted, because it was my movie." he says. After thinking for a long time Wajda decides that his film should be about "the massacre and the lie".

in three words: revealing, stunning, memorable

Filmi DVD’den izlemenin güzel yanlarından biri de zaman zaman filmin yanına ekledikleri, filmin nasıl çekildiğini anlatan kısa videolar. Wajda’nın bir saatlik röportajına da yer verilmiş DVD’de. Wajda filmi çekmeye neden bu kadar geç baslayabildiğini, fakat bu filmin onun için bir zorunluluk olduğunu anlatıyor. “Filmi annemin bakış açısıyla mi, yoksa babamın bakış açısıyla mı anlatmalıydım, ya da hangi oyuncular olmalı, hangi senaristlerle çalışmalıydım… bunlarin hepsi benim için soru işaretiydi ve her şeyin tam istedigim gibi olmasını istedim, çünkü bu benim filmimdi” diyor. Wajda uzun bir süre düşündükten sonra filminin “katliam ve yalan” üzerinde durmasına karar vermiş.

üç kelimeyle:ığa çıkaran, sersemletici, akılda kalıcı
Andrzrej Wajda in the set of Katyn